TARIH - cok partili donem (Bölüm 5)
TARIH - cok partili donem (Bölüm 5)
1960'lı yıllarda Türkiye'de 'Yön Hareketi'nin öne sürdüğü devletçi-kalkınmacı model ile aynı dönemde iktidarda olan AP'nin liberal ekonomi söylemi arasındaki gerilim, 12 Mart 1971 muhtırasının arka planında belirleyici bir etken olarak değerlendirilmektedir. Bu saptama aşağıdaki hangi genel ilkenin somut bir örneğini oluşturmaktadır?
Bu testteki tüm sorular ve cevapları (25 soru)
1. 1960'lı yıllarda Türkiye'de 'Yön Hareketi'nin öne sürdüğü devletçi-kalkınmacı model ile aynı dönemde iktidarda olan AP'nin liberal ekonomi söylemi arasındaki gerilim, 12 Mart 1971 muhtırasının arka planında belirleyici bir etken olarak değerlendirilmektedir. Bu saptama aşağıdaki hangi genel ilkenin somut bir örneğini oluşturmaktadır?
- A) Askeri müdahalelerin yalnızca dış tehdit algısına bağlı olduğu
- B) Ekonomik ideoloji çatışmalarının siyasi istikrarsızlığa zemin hazırlayabileceği ✓
- C) Sol hareketlerin Türkiye'de hiçbir zaman seçimsel başarı elde edemeyeceği
- D) Ordunun ekonomik modeller konusunda tarafsız bir hakem işlevi gördüğü
- E) Kalkınmacı devlet modelinin demokratik rejimlerde uygulanamayacağı
Yön Hareketi, devlet öncülüğünde sanayileşmeyi ve yabancı sermayeye karşı millî bir ekonomiyi savunurken AP liberal politikaları benimsemiştir. Bu iki keskin ideolojik kutup arasındaki gerilim, toplumsal hareketliliği artırmış ve siyasi şiddeti besleyen bir ortam yaratmıştır. Muhtıranın bu gerilimin de etkisiyle gerçekleşmesi, ekonomik ideoloji çatışmalarının siyasi istikrarsızlığa yol açabileceği genel ilkesine somut bir örnek teşkil etmektedir. Ordunun tarafsız hakem olduğu iddiası tarihsel olgularla çelişir; kalkınmacılığın demokrasiyle bağdaşmazlığı ya da solun seçimsel başarısızlığı gibi sonuçlar bu saptamadan çıkarılamaz.
2. 27 Mayıs 1960 darbesinin liderleri arasında Cemal Gürsel'in 'ılımlı' çizgisi ile Alparslan Türkeş liderliğindeki 'Sertler' grubu arasındaki çatışma, erken dönem Türk demokrasi tarihinin kritik bir kesitini oluşturmaktadır. Bu çatışmanın sonucuna bakıldığında, Türkiye'nin siyasi gelişimi açısından aşağıdakilerden hangisi söylenebilir?
- A) Gürsel'in ılımlı çizgisinin galip gelmesi Türkiye'de kalıcı bir demokratik konsolidasyonu güvence altına almıştır.
- B) Bu çatışma, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin siyasetten tamamen el çekmesine neden olmuştur.
- C) 'Sertler'in tasfiyesi, askeri yönetimin sivil denetim mekanizmalarına teslim olduğunu kanıtlar.
- D) Darbe sonrası iç hiyerarşi mücadelesinin sivillere iktidar devrine zemin hazırlaması yapısal bir örneklik taşır. ✓
- E) Askeri yönetimin kendi içindeki ideolojik çoğulculuğu demokratik geçişi kolaylaştırmıştır.
'Sertler' grubunun tasfiye edilerek 'Ondördler' adıyla yurt dışına gönderilmesi ve ardından 1961 seçimlerine geçilmesi, darbeciler arasındaki iç anlaşmazlığın paradoks bir biçimde sivil yönetime geçişi hızlandırdığını göstermektedir. Bu durum yapısal bir örnek sunar: Otoriter yönetimlerdeki iç çatışmalar, zaman zaman demokratikleşme sürecini beklenmedik biçimde olumlu etkileyebilir. Ancak bu geçiş, kalıcı demokratik konsolidasyonu sağlamamış; 1971 ve 1980 müdahaleleri Türk ordusunun siyaset üzerindeki etkisinin devam ettiğini göstermiştir. Dolayısıyla D ve E seçenekleri tarihsel gerçeklikle örtüşmemektedir.
3. 1961-1965 yılları arasında Türkiye'de kurulan koalisyon hükümetlerinin ortak özelliği incelendiğinde, bu dönemin Türk siyasetine en kalıcı kurumsal mirası aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Yargıtay'ın siyasi davaları yargılama yetkisinin genişletilmesi
- B) Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurulması ve kalkınma planlamasının kurumsallaşması ✓
- C) Türkiye İşçi Partisi'nin koalisyonlar aracılığıyla hükümete ortak olması
- D) Çok partili rekabeti fiilen sonlandıran yüzde onluk seçim barajının uygulamaya girmesi
- E) Milli Güvenlik Kurulu'nun anayasal statü kazanarak sivil üstünlüğünü pekiştirmesi
DPT (Devlet Planlama Teşkilatı) 1960 darbesinin hemen ardından, 1960 yılında kurulmuş olmakla birlikte, 1961-1965 koalisyon döneminde ilk beş yıllık kalkınma planları (1963-1967) hayata geçirilmiş ve kurumsal temeller atılmıştır. Bu yapı, Türkiye'nin ekonomi politikası anlayışını ve bürokratik kapasitesini onlarca yıl şekillendiren en kalıcı kurumsal miras olmuştur. Yüzde onluk seçim barajı 1980 sonrasına aittir. MGK anayasal statü zaten 1961 Anayasası ile verilmiştir ancak 'sivil üstünlüğünü pekiştirme' nitelendirmesi tarihsel açıdan yanıltıcıdır. TİP koalisyon ortağı olmamıştır.
4. Süleyman Demirel'in 'Bu millet benim neyime oy verirse versin, ben iktidara gelirim' söylemine atfedilen anlam ile Bülent Ecevit'in 'Ortanın Solu' söyleminin seçmen kitlesinde yarattığı karşılık karşılaştırıldığında, 1970'li Türk siyasetinin yapısal kırılganlığını en iyi açıklayan faktör aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Seçmen tabanlarının ideolojik tabana değil kişisel karizmaya bağlı olması koalisyon aritmetiğini imkânsızlaştırmıştır.
- B) İki lider arasındaki kişisel rekabet tüm kurumsal diyalog kanallarını tıkamıştır.
- C) 1970'lerdeki ekonomik kriz seçmenleri ideoloji yerine etnik kimlik ekseninde kümelenmeye itmiştir.
- D) Her iki partinin de marjinal gruplardan destek arayışı parlamenter sistemi işlevsizleştirmiştir. ✓
- E) Merkez sağ ve merkez sol arasındaki ideolojik mesafenin aşırı genişlemesi çatışmacı bir ortam doğurmuştur.
1970'li yıllarda AP ve CHP'nin salt çoğunluk sağlayamaması, her iki büyük partinin de MHP, MSP gibi küçük partilerle koalisyon kurmak zorunda kalmasına yol açmıştır. Bu zorunluluk, marjinal ama kilit konumdaki partilerin müzakere gücünü aşırı artırmış; koalisyon hükümetleri ise kısa ömürlü, istikrarsız ve karar alma kapasitesinden yoksun bir hal almıştır. Sonuçta parlamenter sistem tıkanmış, bu durum 12 Eylül 1980 öncesi ortamın temel yapısal belirleyicilerinden biri olmuştur. Demirel'in sözü bir kaynak değil bir söylem olup seçenek A'daki kişisel rekabet vurgusu kurumsal işlevsizliğin nedenini değil tezahürünü tanımlar.
5. 12 Eylül 1980 askeri yönetimi altında hazırlanan 1982 Anayasası'nın 'güçlü yürütme' vurgusu ile 1961 Anayasası'nın 'denge ve denetim' anlayışı arasındaki temel felsefi fark aşağıdakilerden hangisiyle en doğru biçimde özetlenir?
- A) 1961 Anayasası devlet otoritesini kurumsal çoğulculukla sınırlarken 1982 Anayasası bu otoriteyi yürütme merkezine yoğunlaştırmıştır. ✓
- B) 1961 Anayasası parlamenter sistemi benimsemezken 1982 Anayasası bu sistemi anayasal güvence altına almıştır.
- C) 1961 Anayasası bireysel hakları ön plana çıkarırken 1982 Anayasası toplumsal hakları önceliklendirmiştir.
- D) Her iki anayasa da temel hak ve özgürlükler bakımından özde farklı bir sistem kurmamıştır.
- E) 1982 Anayasası yargı bağımsızlığını 1961'e kıyasla daha geniş bir biçimde tanımlamıştır.
1961 Anayasası; Anayasa Mahkemesi, özerk üniversiteler, güçlü bir Senato, bağımsız TRT ve geniş yorumlanan sendika hakları gibi mekanizmalarla çoğulcu bir güç dağılımı yaratmıştır. 1982 Anayasası ise bu dengeleri büyük ölçüde kırarak cumhurbaşkanlığı ve yürütme erkini güçlendirmiş, MGK'ya ağırlık vermiş, temel hakları millî güvenlik ve kamu düzeni kaygılarıyla sınırlandırmıştır. Bu temel felsefi farklılık, devlet otoritesinin kurumsal çoğulculukla sınırlanması yerine yürütme merkezine yoğunlaştırılması biçiminde özetlenebilir. Diğer seçenekler tarihsel açıdan hatalı ya da yanıltıcıdır.
6. Turgut Özal'ın 1983 sonrasında uyguladığı ekonomik liberalizasyon politikalarının Türk siyasi sistemine en kalıcı dönüşümü nedir? Bu soruyu yanıtlamak için aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi analitik olarak en güçlü dayanağa sahiptir?
- A) Yeni bir ticaret ve sanayi burjuvazisinin ortaya çıkması, CHP-AP eksenindeki geleneksel seçmen bloklarını aşındırmış ve siyasi rekabeti yeniden yapılandırmıştır. ✓
- B) İhracata dayalı büyüme modeli, Türkiye'yi uluslararası ekonomik sisteme entegre ederek dış politikada sivil aktörlerin özerkliğini kalıcı kılmıştır.
- C) Liberalizasyon politikaları kırsal seçmeni kentli seçmene dönüştürerek sol partileri kalıcı iktidar ortağı haline getirmiştir.
- D) Finansal serbestleşme Türkiye'nin IMF ile ilişkisini kalıcı olarak kopardığından makroekonomik özerklik sağlanmıştır.
- E) Özelleştirmeler kamu iktisadi kuruluşlarını tamamen tasfiye ettiğinden devlet-piyasa ilişkisi radikal biçimde yeniden tanımlanmıştır.
Özal döneminin ekonomik dönüşümünün siyasi sistemdeki en kalıcı etkisi, Anadolu'da ihracata yönelik üretim yapan yeni bir orta-küçük ölçekli sanayi burjuvazisinin doğuşudur ('Anadolu Kaplanları'). Bu kesim; eski İstanbul merkezli büyük sermayeden ideolojik ve kültürel olarak farklılaşmış, zamanla 1990'lar ve 2000'lerde MHP, RP ve AKP gibi partilerin güçlü tabanını oluşturmuştur. Bu yapısal dönüşüm, Türk siyasetindeki geleneksel CHP-AP ikiliğini aşındıran en belirleyici uzun vadeli etkendir. Diğer seçenekler ya abartılı ya da olgusal açıdan hatalıdır: Kamu işletmeleri tamamen tasfiye edilmemiş, IMF ilişkisi kopulmamış, liberalizasyon solu güçlendirmemiştir.
7. 1995 seçimlerinde Refah Partisi'nin birinci parti çıkması, Türk siyasetinde 'merkez çöküşü' tezi açısından nasıl yorumlanabilir? Aşağıdakilerden hangisi bu yorumu en güçlü biçimde destekler?
- A) Merkezdeki partilerin koalisyon kurmayı reddetmesi, RP'nin tek başına iktidara gelmesini sağlamıştır.
- B) RP'nin zaferi, Türkiye'nin laik anayasal düzenini o tarihten itibaren kalıcı olarak tehdit altına almıştır.
- C) Seçim sistemi orantısız bir biçimde RP'ye avantaj sağladığından sonuç demokratik meşruiyetten yoksundur.
- D) RP'nin seçim zaferi, İslami ideolojinin Türk seçmeni üzerinde her zaman belirleyici olduğunu kanıtlar.
- E) DSP, ANAP ve DYP'nin üçe bölünmüş merkez seçmen tabanı, RP'nin görece düşük oy oranıyla bile birinci çıkmasına imkân tanımıştır. ✓
1995 seçimlerinde RP yaklaşık yüzde yirmi bir oy alarak birinci parti olmuştur. Ancak bu sonuç her şeyden önce yapısal bir olguya işaret etmektedir: ANAP, DYP ve DSP gibi merkez sağ ve merkez sol partilerin seçmen tabanının parçalanması, RP'nin mutlak değil göreli üstünlüğünü birinci partiliğe yetirmiştir. Merkez çöküşü tezi tam olarak bu durumu tanımlar: İdeolojik bütünlüğünü yitiren, liderlik karizmasına ve ganimet siyasetine aşırı bağımlı hale gelen merkez partilerin seçmen kaybederek görece küçük ama disiplinli partilerin önünü açması. RP'nin 'her zaman' belirleyici olduğu iddiası tarihsel açıdan yanlış; seçim sisteminin RP'ye özgü avantaj sağladığı iddiası da kanıtlanmış değildir.
8. 28 Şubat 1997 süreci 'postmodern darbe' olarak nitelendirilmektedir. Bu kavramın tarihsel açıdan en özgün yönü aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Askeri yönetimin iktidara el koyarak doğrudan ülkeyi yönetmesi
- B) Anayasa Mahkemesi'nin bu süreci anayasaya aykırı bularak iptal etmesi
- C) Askeri müdahalenin tank ve asker kullanılmadan medya, yargı ve sivil toplum kurumları aracılığıyla gerçekleştirilmesi ✓
- D) Sivil toplumun darbeyi örgütleyerek orduyu harekete geçirmesi
- E) Darbenin uluslararası baskılar sonucunda gerçekleşmesi ve Batılı demokrasilerin bu süreci desteklemesi
28 Şubat süreci; MGK bildirgesi, medyada yoğun kamuoyu baskısı, yargı kararları ve iş dünyasının RP hükümetine karşı açık tutum sergilemesi gibi kanallar üzerinden işlemiştir. Ordu doğrudan yönetime el koymamış; bunun yerine dolaylı baskı mekanizmalarını devreye sokarak koalisyon ortaklarını RP'den uzaklaştırmış ve Necmettin Erbakan'ın istifasını sağlamıştır. Bu, klasik askeri darbenin tersine, çeşitli toplumsal ve kurumsal aktörlerin koordineli baskısıyla hükümetin devirilmesi biçiminde tanımlanabileceğinden 'postmodern' kavramıyla etiketlenmiştir. Diğer seçenekler olgusal açıdan doğrudan yanlıştır.
9. Türkiye'nin AB üyelik sürecinin 1999-2005 yılları arasında yoğunlaşması ve bu süreçte gerçekleştirilen anayasal ve yasal reformlar, Türk siyasi tarihinde yapısal olarak neyi temsil etmektedir?
- A) Dış baskının demokratik reformu her koşulda mümkün kıldığının kanıtı
- B) Dış koşulluluğun iç siyasi aktörlerin çıkarlarıyla örtüşmesi halinde köklü kurumsal dönüşümü mümkün kıldığının bir örneği ✓
- C) Türkiye'de demokratik konsolidasyonun yalnızca dış dinamikler tarafından sağlanabileceğinin ispatı
- D) Ulusal egemenliğin AB normlarına tamamen devredildiğinin göstergesi
- E) Ordu-sivil ilişkilerinin kalıcı olarak AB standartlarına kavuştuğunun belgesi
AB uyum süreci; ölüm cezasının kaldırılması, MGK'nın işlevinin danışmanlıkla sınırlandırılması, ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin genişletilmesi, azınlık yayıncılığına izin verilmesi gibi köklü reformları beraberinde getirmiştir. Ancak bu reformların arkasındaki iç dinamik önemlidir: AKP, laik-askeri vesayete karşı AB sürecini bir kalkan olarak görmüş; Kürt siyasi hareketi azınlık haklarının genişlemesinden yarar beklemiş; liberal aydınlar demokratikleşmeyi desteklemiştir. AB dış koşulluluğu bu iç aktörlerin çıkarlarıyla kesiştiğinde reform mümkün olmuştur. Bu durum, dış koşulluluğun iç ittifaklarla örtüşmesi halinde kurumsal dönüşümü kolaylaştırdığı tezinin somut örneğidir. 'Her koşulda' veya 'kalıcı olarak' gibi mutlak ifadeler içeren seçenekler analitik olarak sorunludur.
10. Türkiye'de 1946-2002 yılları arasındaki seçim tarihi incelendiğinde, merkez sağ partilerin (DP, AP, ANAP, DYP) yaklaşık elli yıllık sürede aldıkları kümülatif oy oranının merkez sol partilere (CHP, SHP, DSP) kıyasla sürekli daha yüksek olduğu görülmektedir. Bu ampirik gözlemi açıklamaya yönelik hipotezler arasında en düşük açıklayıcı güce sahip olan hangisidir?
- A) Devlet imkânlarına yakın olan merkez sağ, seçim dönemi ekonomik popülizmini daha etkin biçimde kullanmıştır.
- B) Merkez sağ partilerin tarihsel olarak daha karizmatik liderler çıkarması yapısal bir üstünlük sağlamıştır. ✓
- C) Türkiye'nin sosyolojik yapısının geleneksel ve dinî değerlere yakın büyük bir kırsal seçmen kitlesinden oluşması merkez sağı avantajlı kılmıştır.
- D) CHP'nin tek parti döneminin bürokratik otoriteriyanizmiyle özdeşleşmesi, bu partiyi kırsal seçmen gözünde güvenilmez kılmıştır.
- E) Merkez sol partilerin koalisyon yönetimindeki başarısızlıkları, seçmen güvenini kalıcı olarak yitirmelerine neden olmuştur.
Soru, en düşük açıklayıcı güce sahip hipotezi sormaktadır. Karizmatik lider hipotezi analitik olarak en zayıf olandır çünkü kariizma bireysel ve dönemsel bir değişkendir; yapısal ya da kurumsal bir açıklama değildir. Hem merkez sağda (Menderes, Demirel, Özal) hem de merkez solda (Ecevit) karizmatik liderler çıkmıştır. Dolayısıyla bu hipotez, merkez sağın elli yıllık sistematik üstünlüğünü açıklamak için yetersiz kalır. Diğer seçenekler (CHP'nin geçmiş imajı, sosyolojik yapı, koalisyon başarısızlıkları, kaynak avantajı) sosyolojik, tarihsel veya ekonomik açıdan daha sağlam açıklayıcı temellere sahiptir.
11. AKP'nin 2002 seçim zaferini 'Türk siyasetinde bir kırılma noktası' olarak değerlendiren analistler ile bunu 'merkez sağın yeniden konsolidasyonu' olarak açıklayanlar arasındaki temel yorumsal ayrılık nerede düğümlenmektedir?
- A) AKP seçmeninin ideolojik tutarlılık mı yoksa yönetim beklentisi mi taşıdığı
- B) AKP'nin Millî Görüş geleneğiyle organik bağını kopardığını veya sürdürdüğünü ortaya koyacak kriterlerin ne olduğu ✓
- C) 2002'deki seçim barajının AKP lehine işleyip işlemediği
- D) AKP'nin İslamcı mı yoksa muhafazakâr demokrat mı olarak konumlandırılması gerektiği
- E) AKP'nin seçim başarısının yüzde elli eşiğini aşıp aşmaması
Kırılma noktası tezi AKP'nin Millî Görüş geleneğinden köklü bir ideolojik ve örgütsel kopuş yaşadığını, dolayısıyla tamamen yeni bir siyasi öznenin sahneye çıktığını savunur. Konsolidasyon tezi ise AKP'yi, dinî-muhafazakâr seçmeni tek çatı altında toplayan ve merkez sağın 1970'lerden bu yana sürdürdüğü işlevini devralan yapı olarak görür. Bu iki yorumu birbirinden ayıran kritik mesele, AKP'nin Millî Görüş ile organik bağını gerçekten kopardığını ya da koparmadığını hangi ölçütlerle belirleyeceğimizdir. Diğer seçenekler bu temel yorumsal ayrılığın yüzeysel tezahürleridir; asıl kavramsal gerilim D şıkkında ifade edilmektedir.
12. 2007-2010 yılları arasında gerçekleşen Ergenekon ve Balyoz davaları, Türk siyasi tarihinin hangi yapısal sorununu en çarpıcı biçimde gündeme taşımıştır?
- A) Türkiye'de yargı bağımsızlığının hiçbir zaman kurumsal bir güvence altında olmadığı
- B) Silahlı kuvvetlerin sivil denetim altına alınmasının meşru hukuki araçlarla yapılmasının yarattığı paradoks ✓
- C) Türk medyasının yargı süreçlerini haberleştirmekten aciz olduğu
- D) AB üyelik sürecinin iç siyasi hesaplaşmalara araç edilmesinin Türk demokrasisini derinleştirdiği
- E) Muhalefetin demokratikleşme süreçlerini her koşulda engellediği
Ergenekon ve Balyoz davaları, çok katmanlı bir paradoksu gün yüzüne çıkarmıştır: Bir yandan ordu üzerinde sivil denetim kurma ve 'derin devlet' yapılanmalarını yargı önüne çıkarma girişimi demokratikleşme açısından meşru bir hedef olarak sunulmuş; öte yandan bu davaların usul hukuku açısından sorunlu delillere, uzun tutukluluklara ve siyasi motivasyonlu bir yargı sürecine dayandığı iddiaları giderek güçlenmiştir. Bu paradoks, meşru demokratikleşme hedeflerinin araçsal biçimde siyasi tasfiyeye dönüşebileceği riskini ve sivil denetimin hangi koşullarda gerçek anlamda hukuki mi yoksa siyasi araçsal mı olduğunu belirleyen kriterlerin muğlaklığını somutlaştırmaktadır. Diğer seçenekler ya çok genelleyici ya da tarihsel açıdan hatalıdır.
13. Türkiye'de çok partili hayatın 1946'dan günümüze uzanan yetmiş küsur yıllık deneyimi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, 'demokratik konsolidasyon' kavramının bu ülke örneğinde neden sorunlu olduğunu en kapsamlı biçimde açıklayan değerlendirme aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Seçim sistemindeki yüzde onluk baraj, temsil sorununu kalıcı kılarak konsolidasyonu engellemiştir.
- B) Türk siyasetinin etnik ve dinî eksenli kutuplaşması herhangi bir konsensüs zemini bırakmadığından konsolidasyon yapısal olarak imkânsızdır.
- C) Demokratik konsolidasyon için gerekli ekonomik kalkınma düzeyine Türkiye ancak 2000'lerde ulaşabildiğinden süreç gecikmeli işlemiştir.
- D) Askeri vesayet, seçimsel rekabet ve kurumsal reform döngüleri birbirini sürekli dışladığından demokrasi prosedürel düzeyde kalmış, toplumsal ve kurumsal köklenme gerçekleşmemiştir. ✓
- E) Türkiye hiçbir dönemde gerçek anlamda çok partili rekabete sahne olmadığından konsolidasyon tartışması anlamsızdır.
Demokratik konsolidasyon literatüründe bu kavram; seçimsel demokrasinin ötesinde, kurumların özerk işleyişi, sivil-asker ilişkilerinin düzenlenmesi, hukukun üstünlüğünün içselleştirilmesi ve temel demokratik normların tüm ana aktörlerce 'tek meşru oyun kuralı' olarak benimsenmesi anlamına gelir. Türkiye'de seçimler düzenli biçimde yapılmış, iktidar barışçıl yollarla el değiştirmiş ancak 1960, 1971, 1980 ve 1997'deki askeri müdahaleler ile ardından gelen kurumsal reform dalgaları bu konsolidasyonu sürekli kesintiye uğratmıştır. Prosedürel demokrasi işlemiş, ancak kurumsal ve kültürel köklenme gerçekleşmemiştir. Bu döngüsel yapı en kapsamlı açıklamayı sunar. Diğer seçenekler kısmen doğru olmakla birlikte dar ve tek boyutludur.
14. 1946 seçimlerinde CHP'nin tek dereceli seçim sistemine geçmesinin temel nedeni aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Demokrat Parti'nin baskıları sonucunda meclisin bu yönde karar alması
- B) İsmet İnönü'nün çok partili sisteme olan ideolojik bağlılığı
- C) DP'nin seçimlere katılmadan önce sistemi değiştirme talebinde bulunması ve CHP'nin kontrollü bir geçişi yönetmek istemesi
- D) ABD'nin Türkiye'ye demokratikleşme koşuluyla Marshall Yardımı teklif etmesi
- E) Savaş sonrası koşullarda halk baskısının önüne geçmek ve meşruiyet sağlamak amacıyla sistemin erken değiştirilmesi ✓
CHP, 1945'te savaşın bitmesi ve dış politikada Batı yöneliminin güçlenmesiyle birlikte artan iç baskılar karşısında meşruiyetini pekiştirmek amacıyla tek dereceli seçime geçmiştir. Bu kararın zamanlaması, henüz muhalefet örgütlenirken kontrolü elinde tutmak isteyen CHP'nin stratejik hesabını da yansıtır. DP'nin sistemi 'değiştirme' talebinden önce CHP bu adımı atmıştır; dolayısıyla D şıkkındaki nedensellik ilişkisi kurulmaz. Doğru şık, savaş sonrası meşruiyet ihtiyacı ve kontrollü demokratikleşme baskısının birleşimidir.
15. 1950 seçimlerinde DP'nin ezici zaferini, salt halk yorgunluğu ya da ekonomik hoşnutsuzlukla açıklamak yetersiz kalmaktadır. Aşağıdaki çözümlemelerden hangisi bu zafer için en kapsamlı yorumu sunar?
- A) Seçimlerin hileli biçimde sonuçlandırıldığına dair kanıtların 1950'de ortadan kalkması
- B) Basın özgürlüğünün 1946'dan itibaren tam anlamıyla sağlanmış olması
- C) DP'nin tabanını yalnızca büyük toprak sahiplerinden oluşturması ve bu kesimin seçim sonuçlarına belirleyici etkisi
- D) Serbest seçim sistemine geçişin kendiliğinden yarattığı DP lehine oy transferi
- E) CHP'nin köylüyü ihmal eden sanayileşme politikalarına karşı kırsal tepkinin kentsel muhalefeti de sürüklemesi ✓
DP zaferi çok boyutlu bir olgudur: 21 yıllık CHP iktidarına duyulan yorgunluk, kırsal kesimde traktör ve tarım makinesi vaatleriyle canlandırılan umut, esnaf-tüccar kesiminin liberal ekonomi beklentisi ve şehirli aydınların basın/özgürlük talepleri birleşmiştir. Kırsal nüfusun ağırlığı (nüfusun %75'i köylü) göz önüne alındığında köylü tabanının kentsel muhalefeti de sürüklemesi en kapsamlı açıklamayı oluşturur. B şıkkı yanlıştır; DP tabanı heterojendir ve büyük toprak sahipleriyle sınırlı değildir.
16. Adnan Menderes hükümetinin 1955'te İstanbul Pogromu (6-7 Eylül olayları) karşısındaki tutumu değerlendirildiğinde, bu olayların DP iktidarına uzun vadede verdiği en kalıcı zarar aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Kıbrıs müzakerelerinde Yunanistan'ın üst el kazanarak Türkiye'nin masadan çekilmesinin önlenmesi
- B) ABD ile ilişkilerin kopma noktasına gelmesi ve Marshall yardımlarının durdurulması
- C) Azınlık sermayesinin ülkeden çıkmasıyla İstanbul'un ekonomik dinamizminin kalıcı biçimde kırılması ✓
- D) NATO üyeliğinin askıya alınması nedeniyle Türkiye'nin savunma kapasitesinin zayıflaması
- E) Olayların sorumluluğunun CHP'ye yüklenmesiyle muhalefet üzerinde baskının artması
6-7 Eylül olaylarında büyük çoğunluğu Rum, Ermeni ve Yahudilerden oluşan azınlıklara ait işyerleri ve evler tahrip edilmiştir. Bu toplulukların ilerleyen yıllarda Türkiye'yi terk etmesiyle İstanbul'un Osmanlı'dan miras aldığı çok kültürlü ticaret ve zanaat birikimi geri dönüşsüz biçimde eridi. Pogromun DP'ye verdiği en kalıcı zarar budur; kısa vadede NATO üyeliği ya da ABD ilişkileri ciddi biçimde sarsılmadı, muhalefet kısmen baskı altına alınmış olsa da bu geçici bir etkiydi.
17. Türk siyasi tarihinde 27 Mayıs 1960 darbesi, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbesi karşılaştırıldığında, aşağıdaki genellemelerden hangisi üç müdahale için de geçerli değildir?
- A) Her üçünde de müdahalenin gerekçesi arasında kamu düzeninin bozulması ya da anarşi ortamı yer almaktadır
- B) Her üç müdahalede de iktidar partisi kapatılmış, liderleri tutuklanmıştır ✓
- C) Her üç müdahalenin ardından yeni bir anayasa ya da anayasa değişikliği süreci başlatılmıştır
- D) Her üç müdahalede de Türkiye'nin NATO üyeliği ve Batı ittifakı temel dış politika ekseni olarak korunmuştur
- E) Her üç müdahalede de müdahaleyi gerçekleştiren askeri kanat, kısa sürede sivil yönetime geçişi taahhüt etmiştir
27 Mayıs'ta DP kapatılmış ve Menderes idam edilmiştir. 12 Eylül'de ise tüm partiler kapatılmış, Demirel ve Ecevit siyasi yasakla karşılaşmıştır. Ancak 12 Mart 1971 muhtırasında iktidar partisi AP kapatılmamış, Demirel hükümeti istifa etmekle birlikte partisi faaliyetlerini sürdürmüştür; yalnızca bazı sol örgütler ve TİP kapatılmıştır. Dolayısıyla 'her üç müdahalede de iktidar partisi kapatılmıştır' genellemesi geçersizdir. Diğer şıklar üç müdahale için de genel hatlarıyla doğrudur.
18. 1961 Anayasası'nın 1982 Anayasası ile karşılaştırıldığında öne çıkan en temel yapısal fark aşağıdakilerden hangisidir?
- A) 1961 Anayasası'nın yargı bağımsızlığını düzenlememesi, 1982'nin ise buna ayrıntılı maddeler tahsis etmesi
- B) 1961 Anayasası'nın sosyal devlet ilkesini içermemesi, 1982'nin bu ilkeyi anayasal düzeye taşıması
- C) 1961 Anayasası'nın temel hak ve özgürlükleri 1982'ye göre daha dar kapsamda düzenlemesi
- D) 1961 Anayasası'nın askeri vesayete resmi bir zemin tanımaması, 1982'nin ise MGK'ya danışma üstü bir rol biçmesi
- E) 1961 Anayasası'nın cumhurbaşkanlığı makamını sembolik düzeyde tutarken 1982'nin yürütme erkini güçlendirmesi ✓
1961 Anayasası'nın temel özelliği, kuvvetler arasında denge ve denetim mekanizmaları kurarak yürütmeyi sınırlamasıdır: Senato, güçlü AYM, üniversite ve basın özgürlüğü güvenceleri bunun göstergeleridir. Cumhurbaşkanlığı makamı nispeten törensele yakın tutulmuştur. 1982 Anayasası ise güçlü cumhurbaşkanlığı (özellikle 1982'deki özgün haliyle), MGK kararlarına uymayı fiilen zorunlu kılan maddeler ve kısıtlayıcı temel haklar rejimiyle yürütmeyi merkeze almıştır. B, D ve E şıkları tarihsel olarak yanlıştır; 1961 Anayasası geniş sosyal haklar ve yargı bağımsızlığı içerir.
19. Türkiye'de 1970'lerde yaşanan siyasi şiddet ortamının temel dinamiği değerlendirildiğinde, aşağıdaki tespitlerden hangisi dönemin en doğru yapısal analizini sunar?
- A) Ekonomik büyümenin yarattığı refah artışına rağmen bölüşüm sorunlarının şiddeti tetiklemesi
- B) 12 Eylül öncesi şiddetin ağırlıklı olarak sol-sağ kamplaşma biçiminde tezahür etmesi; devletin ise tarafsız konumunu koruyamaması ✓
- C) AP ve CHP'nin koalisyon kuramama iradesi nedeniyle parlamenter sistemin çözüm üretememesi ve bunun şiddet ortamını beslemesi
- D) Şiddetin temel kaynağının Kürt ayrılıkçı hareketleri olması ve ideolojik çatışmaların bunu gizlemek için araçsallaştırılması
- E) Şiddetin yalnızca dışarıdan beslenen ideolojik örgütlerin ürünü olması ve iç siyasi çözümsüzlükle ilgisizliği
1970'lerin şiddet ortamı, ülkücü-solcu çatışmanın sokağa taşınmasıyla biçimlenmiştir. Devletin jandarma, polis ve yargı kurumlarının zaman zaman taraf tuttuğu ya da önlem almakta yetersiz kaldığı belgelenmiştir (Bozkurtlar ile ilgili kapatma davaları vb.). B şıkkında kısmi bir doğruluk var olmakla birlikte, yapısal analiz olarak C daha kapsamlıdır. D şıkkı dönem için yanlıştır; PKK ancak 1978'de kurulmuş ve silahlı mücadeleye 1984'te geçmiştir. A şıkkı dış bağlantıyı abartırken iç dinamikleri yok saymaktadır.
20. Süleyman Demirel'in siyasi kariyerindeki bir paradoks, birden fazla askeri müdahalenin hem hedefi hem de ardından yeniden siyasi arenadaki konumunu geri kazanan aktör olmasıdır. Bu durumu en iyi açıklayan faktör hangisidir?
- A) Demirel'in darbe liderlerine karşı kamuoyu direncini örgütleyebilme kapasitesi
- B) Ordu içindeki laik unsurlara karşı dini çevrelerin Demirel'i desteklemesi
- C) Demirel'in sağ-muhafazakâr seçmen tabanının kırsal ağırlığı ve bu tabanın sürekli değişen parti yapılanmaları aracılığıyla Demirel'e bağlılığını koruması ✓
- D) Demirel'in Türk siyasetinde muadilsiz bir ekonomi yönetimi başarısı sergilemesi
- E) Her darbenin ardından ABD baskısıyla Demirel'in serbest bırakılması ve yeniden siyasete sokulması
Demirel'in siyasi direncinin temeli, AP - ANAP - DYP çizgisinde yeniden yapılanan ama aynı seçmen tabanıyla bağını koruyan sağ-muhafazakâr Anadolu seçmeninin sadakatindedir. Demirel parti kapatıldığında ya da yasaklandığında o seçmen kitlesini harekete geçirecek yeni örgütlenmeler ortaya çıkmış (Doğru Yol Partisi vb.) ve Demirel bu kanallarla geri dönmüştür. Ekonomi başarısı tutarlı değildir (1970'ler büyük ekonomik kriz dönemidir); ABD baskısı iddiası belgeli değildir; dini destek ise genellikle Erbakan kanalı üzerinden akmıştır.
21. 1980 sonrasında Özal'ın izlediği ihracata dayalı büyüme modelinin Türkiye'nin toplumsal yapısında yarattığı en köklü dönüşüm aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Tarım sektörünün küçülmesiyle kırsal nüfusun tamamının sanayi kentlerine göç etmesi
- B) Devlet bürokrasisinin küçülmesi ve KİT'lerin tamamının özelleştirilmesiyle karma ekonomiden tam liberalizme geçiş
- C) Yabancı sermayenin bankacılık sektörünü doğrudan ele geçirmesiyle ulusal bankaların tasfiyesi
- D) İç tüketimi merkeze alan sanayi sermayesinin çözülmesiyle taşra kökenli ihracat burjuvazisinin yükselmesi ✓
- E) İşçi sendikacılığının güçlenerek ücret artışlarının verimliliğin üzerine çıkması
Özal'ın modeli en kritik toplumsal dönüşümü iş dünyasında yaratmıştır: İstanbul merkezli, ithal ikamesine dayalı büyük sanayi sermayesinin (TÜSİAD çevresi) yanında, Anadolu'da tekstil-hazır giyim ihracatıyla büyüyen ve sonradan 'Anadolu kaplanları' ya da 'yeşil sermaye' olarak da anılan yeni bir ticaret burjuvazisi doğmuştur. Bu kesim 1990'larda MÜSİAD'ı kurmuş ve Türk siyasetinin özgün bir aktörüne dönüşmüştür. A şıkkı yanlıştır; KİT'lerin özelleştirilmesi 1980'lerde sınırlı kalmıştır. C aşırı genelleme; D tam tersine doğrudur, sendikalar 12 Eylül'ün ardından zayıflamıştır.
22. Türkiye'de 1991-2002 yılları arasında kurulan koalisyon hükümetlerinin temel yapısal sorunu değerlendirildiğinde, bu dönemin en belirgin özelliği aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Kürt meselesi ve Güneydoğu'daki silahlı çatışmanın koalisyon ortakları arasında telafi edilemez gerilimlere yol açması
- B) Koalisyon ortaklarının ekonomi politikasında ideolojik uzlaşı sağlayamaması ve bu durumun kronik enflasyona zemin hazırlaması
- C) Yüzde on seçim barajının koalisyonları zorunlu kılması ve seçmen tercihinin parçalı yapısını hiçbir iktidarın çözememesi ✓
- D) AB üyelik sürecinin tüm hükümetler için siyasi gündemin belirleyici ekseni olması
- E) Cumhurbaşkanlığı ile başbakanlık arasındaki yetki çatışmalarının her hükümetin düşmesinin doğrudan nedeni olması
1991-2002 dönemi parçalanmış siyasi tablonun temel kurumsal açıklaması yüzde on barajıdır: Baraj altında kalan partilerin oyları iktidar partilerine aktarılmış, temsil sorunları büyümüş, ancak hiçbir parti tek başına iktidar olacak çoğunluğu sağlayamamıştır. Meclise giremeyip oy toplamı %45'i bulan partilerin varlığı, koalisyonları kaçınılmaz kılmıştır. A şıkkı tek bir hükümetin düşmesini açıklamak için kullanılabilir ama 'temel yapısal sorun' değildir. B kısmi doğruluk içerir; ancak yapısal neden değil sonuçtur. D meselesi önemli ama koalisyonları yaratan neden değil, zorlayan faktördür.
23. 28 Şubat 1997 süreci 'postmodern darbe' olarak nitelendirilmektedir. Bu nitelendirmeyi en doğru temele oturtan özellik aşağıdakilerden hangisidir?
- A) Sürecin BM Güvenlik Konseyi'nin müdahalesiyle uluslararası denetim altına alınması
- B) MGK bildirgesinin yalnızca hükümet üyelerine değil, partinin milletvekillerine de tebliğ edilmesi
- C) Sivil toplumun ve medyanın askeri iradenin yanında aktif biçimde konumlanarak siyasi sonuçların bu üçlü baskıyla elde edilmesi ✓
- D) Erbakan'ın istifaya zorlanmasından önce partisinin anayasa mahkemesince kapatılması
- E) Ordunun açık bir darbe bildirisi yayımlaması ancak sokağa çıkma yasağı ilan etmemesi
28 Şubat'ın 'postmodern' damgası yemesinin temel nedeni, silah kullanılmadan ve resmi darbe bildirisi yayımlanmadan hedefine ulaşmasıdır. Ordu, MGK bildirgesini araç olarak kullanmış; ardından TÜSİAD başta olmak üzere çeşitli sivil toplum kuruluşları ve özellikle ana akım medya Erbakan hükümetine yönelik yoğun bir kamuoyu baskısı oluşturmuştur. 'Postmodern' niteleme, bu sivil-askeri baskı koalisyonunun siyasi iktidarı devirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. B yanlıştır; açık darbe bildirisi olmadı. E yanlıştır; RP kapatma kararı hükümetin düşmesinden sonra gelmiştir (1998).
24. AKP'nin 2002-2007 döneminde AB üyelik sürecini güçlü biçimde sahiplenmesinin partinin iç siyasi çıkarları açısından en işlevsel sonucu aşağıdakilerden hangisidir?
- A) İhracat sektörünün beklentilerine yanıt vererek büyük sanayi sermayesinin desteğini kazanması
- B) AB baskısıyla anayasa mahkemesinin kapatma davalarını işlevsizleştirmesi
- C) IMF ile sürdürülen stand-by anlaşmasından çıkmak için AB üyeliğini alternatif meşruiyet zemini olarak sunması
- D) Kürt seçmenler nezdinde federasyon vaadini ima ederek bu tabanı dönüştürmesi
- E) AB kriterlerini 'laik' diye nitelendirilen ordunun sivil denetim altına alınması için bir kaldıraç olarak kullanması ✓
AKP için AB süreci 2002-2007 arasında kritik bir işlev görmüştür: Kopenhag kriterleri çerçevesinde sivil-asker ilişkilerini düzenleyen yasal reformlar MGK'nın yetkilerini kısıtlamış, ordu üzerindeki sivil denetimi pekiştirmiş ve vesayet kurumlarını zayıflatmıştır. Bu, doğrudan askeri müdahale riskiyle yüzleşmek zorunda kalmadan güç dengesini değiştirme imkânı sunmuştur. A kısmen doğru olmakla birlikte en 'işlevsel' siyasi sonuç değildir; büyük sanayi sermayesinin AKP ile ilişkisi daha karmaşıktır. C ve D anakronik ya da yanlış yorumlardır.
25. Türkiye'de seçim sisteminin 1950'den günümüze geçirdiği dönüşüm incelendiğinde, seçim barajı uygulamasının hangi açıdan tartışmalı olmaya devam ettiği aşağıdakilerden hangisinde en doğru biçimde özetlenmiştir?
- A) Barajın büyük partilere orantısız bir prim tanıması, temsili bozması ve 'kayıp oy' sorununu kronikleştirmesi ✓
- B) Anayasa Mahkemesi'nin her seçim döneminde yüzde on barajını anayasaya aykırı bulması
- C) Barajın her seçimde farklı düzeyde uygulanması ve bu keyfilliğin Anayasa Mahkemesi önüne taşınması
- D) Barajın küçük partileri birleşmek zorunda bırakması ve iki partili sisteme yol açarak çoğulculuğu yok etmesi
- E) Barajın yalnızca etnik temelli partileri Meclis dışında bırakmak amacıyla tasarlanmış olması
Türkiye'nin yüzde on ulusal seçim barajı, dünya demokrasileri arasındaki en yüksek barajlardan biridir. Temel eleştiri, oyların önemli bir kısmının temsile dönüşmemesi ve büyük partilerin aldıklarının üzerinde sandalye kazanmasıdır; 2002 seçimlerinde oyların yaklaşık %46'sı baraj altında kalmış ve bu oylar meclise giren partilere aktarılmıştır. A yanlıştır; baraj yasal olarak sabittir. C yanlıştır; iki partili sistem oluşmamıştır. D kasıtlılık iddiası hem hukuki hem tarihsel açıdan doğrulanamaz. E tamamen yanlıştır; AYM barajı anayasaya aykırı bulmamıştır.